Yerelleştirme Tecrübeleri

Bayram vesilesiyle, “boş zaman” projelerimle ilgilenmeye başladım. Bunlardan biri de gelecek gördüğüm ve “yatırım” olarak aklımda tuttuğum bir web projesi. Teknik anlamda bana katacağı var mı yok mu tartışılır fakat şunu bilir şunu söylerim ki, insan küçük-büyük her projeden bir şeyler öğreniyor.

Proje gereği bir takım kategori isimlerinin çeşitli dillerde ki uygun kullanımlarını bulmam gerekiyor a dostlar. Yani tercüme? Hayır tatlım hayır…

Onun adı “yerelleştirme!

Bu proje vesilesiyle bende tercüme ile yerelleştirme arasında ki ince çizgiyi keşfetmiş bulunmaktayım. Tercüme doğası gereği paldır küldür girişilebilecek bir iş, oysa ki yerelleştirme; öncesinde kafa patlatmanız gereken, sizi derin araştırma ve okuma etkinliklerine yönelten derin bir süreç. Ek olarak “sezgisel algoritmik” yeteneğinizi (bunu da yeni öğrendim) hunharca kullanmanız, yerelleştirme kalitesi için şart.

localisation-yerellestirme

Bakalım yerelleştirme’den (localisation) ekmek yiyen insanlar onu nasıl tanımlamışlar.

Endüstri jargonunda “L10n” diye de bilinen yerelleştirme (localisation), bir ürünün veya hizmetin, uluslararası pazarlarda dağıtımı yapılabilecek şekilde uyarlanmasında kullanılan tüm süreçleri kapsar. Bu uyarlamada, hedeflenen pazarın kültürel ve biçimsel standartlarının yanı sıra, öncelikle o pazarın ekonomik, teknik ve yasal altyapısı göz önünde bulundurulur.

Bir ürünün üzerinde, yerelleştirildiği andan itibaren bazı değişiklikler yapılması veya yeniden geliştirilmesi gerekir – sözgelimi, yerelleştirilmiş kullanıcı arabiriminde, hedef dildeki metinler orijinal metinlerden daha uzun olduğundan, tüm iletişim kutularının büyütülmesi gerekebilir.

Şimdi bu uzun tanımdan sonra benim açımdan yerelleştirme ve bu tanımla benim ilişkime dokunacağım.

Eğer bir web projesi yapıyorsanız ve bunun çeşitli dillerde yayını yapılacaksa, ziyaretçilerinizin menülerinize elbette sıcak bakmasını istersiniz. En nihayetinde ziyaretçiyi sayfalar arasında turlatacak ve sayfada geçirilen zaman ortalamasını yükseltecek en verimli aracımız menüler! Doğrudan ise menüde bulunan kategoriler.

web-site-kategoriler
Peki kategori sayınız 65 olduğunda?

Üzerinde çalıştığım projede 8 ana başlık altında olmak üzere 65 kategori bulunuyor. Sadece bu kategori düzenini oturtmak için 3 gün uğraştım. Kategoriler tamamen sektördeki ihtiyaçlara, arama trendlerine ve ilgi-alaka ilişkisine göre düzenlendi. Teknik olarak sıkı bir SEO çalışması da yaptım. 65 adet can alıcı kategoriyi belirledikten sonra bunların düzeni başlı başına bir sorundu, neyse ki çözdüm. Yerelleştirme ise şuan en büyük problem. Neden mi?

Ziyaretçi sayfaya girdiği ilk anda öncelikli olarak İngilizce içerikle karşılaşacak (default global dil), daha sonra dilerse kendi diline geçebilecek.  Burada ziyaretçi alışkanlığı ve sadakatini korumak öncelikli. İngilizce içerikte görülen kategori isimleriyle, lokal dilde ki isimlerin aynı “duyguyu” ziyaretçide uyandırması ve fiziksel olarakta benzer özelliklere sahip olması gerekli. Hemen uzun alıntıda ki bold yazılmış cümleyi hatırlıyoruz:

Bu uyarlamada, hedeflenen pazarın kültürel ve biçimsel standartlarının yanı sıra, öncelikle o pazarın ekonomik, teknik ve yasal altyapısı göz önünde bulundurulur.

Hemen örnekleyelim:

İngilizcede hotel, motel, apartman dairesi, hostel vb. tüm “gecelik kalış” seçenekleri için turizm siteleri neredeyse tamamen “accommodation” kelimesini kullanır. Türkçeye doğrudan çevirirsek bunun karşılığı “barınma“dır. Veyahut “konaklama” diye çevirdiğimizi de varsayabiliriz.

Oysa ki Türkiye’de kimsenin tatile çıkarken “barınma” diye arama yaptığını sanmıyorum. Zira aynı şekilde “konaklama” kelimesinin de aramaları diğerlerine nazaran düşük seviyede.

Keza İngilizce’de “backpacker” kültürü ve bunların kalacağı yerler (genelde hostel) bu kelimeyle aranırken, Almanca ve Fransızca da – bu kelimenin “birebir karşılığı olmasına rağmen” tüketiciler aramalarında bu kelimeyi kullanmıyorlar. Emsal olan, yakın “youth hostel” bu ülkeler için tek ve en sık kullanılan arama şekli.

Alıntıdan bir hatırlatma daha yapalım:

Bir ürünün üzerinde, yerelleştirildiği andan itibaren bazı değişiklikler yapılması veya yeniden geliştirilmesi gerekir.

“Backpacker” tek kelime, oysa ki “Youth Hostel” iki kelime. Menü ve kategori düzeni açısından 8 ana kategori isminde bu farklılık yaşandığı zaman ciddi sıkıntılar oluşuyor. Sayfa tasarımı açısından planladığınız her şey suya düşebiliyor. Özellikle Türkçe gibi sondan eklemeli ve farklı dil ailesine mensup dillerde bazı İngilizce kelimelerin karşılığını bulmak çok zor. Bulsanız bile aynı fiziksel boyutta (uzunluk) ve duruşta ki karşılığını bulmak çok zor.

Tekrar alıntıya dönüyoruz:

Hedef dildeki metinler orijinal metinlerden daha uzun olduğundan, tüm iletişim kutularının büyütülmesi gerekebilir.

Bu sebepten, tasarım ve sayfa düzenini planlarken, dillerin getirdiği mininum ve maksimum sınırlar içinde ahenkle dans etmek gerekliliği doğuyor. Bir ifadeyi en kısa şekilde hangi dilde nasıl kullanırım? Başka bir ifadenin hangi dildeki karşılığı en uzundur? Bunlar arasında homojen ve optimize bir sayfa düzeni nasıl sağlanır?

İşte tüm gibi bu soruların yanıtı tercüme değil, yerelleştirmedir canlar.

Son olarak “Yerelleştirme ≠ tercüme!” diyerek hepinizi öpüyorum.

ÖSYM

Nicedir sınava girmeyen biri olarak bugün evdeki tüm alarmlı cihazları kurarak uyanmayı başardım ve ÜDS’ye girdim.

Evden çıkmadan son dakikada okuduğum giriş belgesinde belirtilen üzere, önce kol saatimi çıkartıp bi köşeye bıraktım. Cep telefonumu kapatıp odanın bir köşesine fırlattım. Sigara paketimden 2 dal yolluk alıp paketi bıraktım. Poğaça alırım niyetiyle cebime koyduğum bozuklukları kutuya geri attım. Sağ göt lobumun şeklini almış cüzdanımı da endişeyle yerine koydum. Geriye sadece anahtarlarım kalmıştı.

Eşşeklik bende, tek yaşayan adam ÜDS’ye girer mi hiç? ÜDS’ye giriyorsan öğrencisindir, kesin yurt veya ev arkadaşları vardır yada doktora peşinde kelli felli, evli barklı bi adamsındır. ÖSYM’de böyle düşünmüş olmalı ki, herkesin anahtarı bırakabileceği bir yer kesin vardır diyerek sınava anahtar getirmeyi yasak tutmuş.

İdeal insanlığımla tam vedalaşıp, evi terk etmek üzereyken aklımı kemiren anahtar sorununu hala çözememiştim. Ah bahçeli evim olsaydı saksının altına saklasaydım, ah vakti zamanında komşuluk ilişkilerimi geliştirseydim…

Yanında anahtarları, cüzdanı, kredi kartları, telefonu ve sigarası olmayan Ali Demir. “Her canlı bu endişeyi tadacak.

Tek bir anahtar gündüz vakti komplike bir probleme dönüşmüştü hayatımda. Anahtarı ya götüme sokacak yada sınava götürme riskini alacaktım. ÜDS mi götüm mü dersen, tabi ki götüm. Gözü karartıp, anahtarlıktan sadece evin anahtarını ayırarak, pantolonun cebinde ki ufak bölmeye sokuşturdum. Metal dedektöründe ötüş gücünü azaltacağını düşünerek plastik anahtar kaplarından birini anahtara geçirdim. İçinde para yüklü olmasını umarak tramvay kartımı da yanıma aldım. Az bi miktar kağıt parayı da cebime atarak yollandım.

Dört yıl önce girdiği KPSS’den sonra aslında her gün bu sadelikte yaşayabileceğini keşfeden Harun abi.

İdeal insan olduğumdan, yol boyunca hep bir şey unutmuşluk hissiyle huzursuzlandım. Buna bir de yanımda saat olmadığı için geç mi kaldım acaba endişesi eklendi. Üzerimde sadece kimliğim, içinde ne kadar para olduğundan emin olmadığım tramvay kartı ve cebimde itinayla gizlediğim ev anahtarım vardı.

O an beynimde şimşekler çaktı, aslında birileri bizlere çok derinden sesleniyordu. ÖSYM “görebilen gözlere ibretlik bir mesajı” sadece 40 liralık sınav ücretiyle sunuyordu.

Sevgili ergenler yıllardır dilinize “carpe diem“i, “ancak herşeyini kaybettiğinde özgür olursun” gibi yarak kürek repliklerini pelesenk ettiniz, o günler geride kaldı, artık sivilceleriniz kurudu, adem elmanız en sivri boyutlarına ulaştı, ergen asabınız düzene yenik düştü, belli ki ÜDS’ye girecek kadar adam oldunuz, gün bugündür ulan! diyordu.

Bırakın saatinizi zaman kavramını, bırakın paranızı pulunuzu, bırakın dokunmatik fiti fiti telefonlarınızı, kredi kartı limitlerinizi unutun, hatta evin anahtarını bile bırakın diyor, apaçık hodri meydan çekiyordu. “Bir lokma, bir hırka“yı, hunharca yüzümüze çarpıyordu.

Gündüz serin oluyor, hırkayı iyi düşünmüşler.

Sevgili ÖSYM, bizi çırılçıplak çağırdığın için, bize malın mülkün olmadan da yaşanabileceğini gösterdiğin için, hepimizde boş cepler ile yarattığın huzursuzluk hali ve sonrasında yüzümüze çarptığın hayat dersi için <3 Ösym.

Öptüm.

[Umarım yazıyı ciddiye alan olmaz.]

Empire Total War – Osmanlı Notlarım

Yaklaşık bir haftadır işi gücü boşladım, zaten pek aktif olmayan sosyal hayatımı en alt düzeye indirdim ve Total War serisinin Empire oyunuyla yatıp kalkmaya başladım.

Güçlü bir strateji oyunu olması sebebiyle, diğer oyunlara göre kavranması ve oynanışı oldukça zor olan Empire’ı çözebilmeniz için sağlam düzeyde İngilizce bilmeniz gerekiyor. Türkçe yamaları da yapmışlar ama aynı zevki asla alamazsınız.

Senaryomuz 1700-1800 yılları arasında geçiyor ve amacımız oyun başında mevcut olan Osmanlı topraklarına ilave olarak Venedik, İspanya, Fas, Gürcistan, Azerbaycan, İran, Çeçenistan, Avusturya, Macaristan, Galiçya, Kafkasya ve Polonya’yı toplarımıza katmak.

Başlangıç Durumu – 1700

Oyuna oldukça zorlu şartlarda başlıyorsunuz. Kuzey’de Rusya ile savaştasınız, ekonominiz oldukça kötü, Doğu’da İran ve Gürcistan size karşı düşmanca tavırlar içinde. Batı’da Belgrad, Moldovya ve Bosna çok fakir, teknolojik olarak dünyanın gerisinde kalmışsınız ve topraklarınız çok geniş olduğu için kontrolü oldukça zor. Himayeniz altında olan ise 2 devlet var, Kuzey Afrika’da Barbaros ve korsanları, Kuzey’de ise Kırım Hanlığı lakin bunlarda oldukça zayıf himayeler.

En önemli askeri üsleriniz;

  • Iaşi – Moldova
  • Belgrad – Sırbistan
  • Yarevan – Ermenistan
  • Bağdat – Mezopotamya
  • İstanbul – Rumeli

Bu askeri noktaları kaybetmeniz halinde çok zora düşersiniz. Belgrad size gelebilecek her türlü Lehistan, Avusturya, Macaristan ve Venedik kara saldırılarını tuttuğunuz nokta. Iaşi ise hem Lehistan hem de Rusya saldırılarına karşı durabilmeniz için kilit bir nokta. Ermenistan’ı kaybederseniz Gürcüler, Ruslar ve İran Anadolu’ya yürüyerek tepenize binecektir. Bağdat yine aynı şekilde İran tehdidine karşı önemli bir nokta.

Anadolu sipahileri – oldukça zayıf birlikler

İlk Dönemler 1700-1720

Oyuna mutlak monarşik bir rejimle başlıyoruz, internette pek çok kişi hemen kesinlikle cumhuriyete geçin demiş – ben geçmedim ve gayet başarılı bir şekilde “world domination” senaryosunu bitirdim. İlk 20-30 yıl kimseyle savaşa girmeyin, savaşta olduğunuz Rusya ile barışmaya çalışın. Size karşı düşmanca olan ülkelerle ticaret anlaşması yapın, gerekirse bunun için yüklü paralar ödeyin. Oyun başında savaşa girerseniz altından kalkamazsınız, henüz hem ekonominiz hem de teknolojiniz buna hazır değil.

Tüm devletlere devamlı olarak ticaret anlaşması isteği yollayın ve hepsiyle anlaşmaya çalışın. Özellikle Hindistan’da ki devletler çok büyük zenginliklere sahip olduğu için onlarla aranızı iyi tutmaya bakmalısınız.

İlk 20 yıl içerisinde feth etmeniz gereken yerlerden ilki ve en önemlisi Kırım’dır. Eğer Rusya Karadeniz’e inerse size kan kusturacaktır. Rusya’nın Karadeniz’e inme ihtimalini bir an önce ortadan kaldırın ve Karadeniz sahil şeridini güvenli tutun. Doğu’da her an Gürcistan ve İran size savaş açabileceği için o bölgede devamlı olarak ordu bulundurun.

Zeka ve taktik gerektiren gerçekçi savaş sahneleri.

Halktan aldığınız vergileri tekrar halka döndürmek her zaman tek amacınız olsun. Aldığınız tüm vergileri şehirlerinizi ve bölgelerinizi geliştirmek için harcayın.

Venedik, İspanya ve İngiltere gibi devletler ile denizlerde mücadele etmeniz çok zor, bu yüzden tüm ordu gücünüzü karaya vermenizi tavsiye ederim. Daha sonra güçlenince denizlere açılabilirsiniz ancak bu çok uzun bir zaman alacak.

İsyanlar ve halkı mutlu tutmak

En önemli noktalardan biri halkı mutlu tutmak. Eğer halk mutsuzsa sefere çıkmanız çok zor olur. İsyanların önünü alamaz hala gelirseniz hem ekonominiz çok zarar görür, hem vergi toplayamazsınız hemde rahatça sefere çıkamazsınız. Bu yüzden şehir yapılanmalarına çok dikkat edin. Bir şehirde tamamen sanayileşmeye yönelirseniz halk buna tepki gösterecektir, sosyal yapılarda inşa edin. Aynı şekilde teknolojik buluşlarınız da halkı isyana sürükleyecektir, bunu çok iyi kontrol etmeniz lazım. Reform karşıtlarını engellemek için, teknolojik geliştirmelerinizi halkın daha mutlu olduğu yerlerde yapın, mümkün olduğu kadar Anadolu ve Rumeli’de teknoloji geliştirmeyin.

Diplomasi ve Dostluk

Avrupa’da ki durumu değerlendirerek kendinize farklı müttefikler bulmaya çalışmalısınız. Ben uzunca bir dönem İngiltere ve İsveç ile müttefik olarak durumu kurtardım. Prestijiniz arttığı zaman müttefik devlet bulmanız da kolaylaşacak. İlk başlarda yüklü paralar ödeyerek müttefiklik teklifinizi onaylatmaya bakın. İngiltere uzunca bir süre size dost kalacaktır, İsveç’te aynı şekilde. Bir de size yakın olan Fransa var ki Avusturya, Rusya vb. güçlere karşı bu devletleri yanınıza çekmeniz lazım. Dönem dönem çıkarınıza göre eski anlaşmaları iptal edip yeni müttefikler bulmanız gerekiyor. Maratha ile müttefik olarak maddi güçlerinden, İngiltere ile müttefik olarak ise donanma gücünden yararlanabilirsiniz. En zayıf olduğunuz iki konuyu bir süre böyle halletmek mantıklı.

Oyun topyekün savaşmaktan çok, iyi bir devlet yönetimiyle alakalı.

İnanç meselesi

Elinizde ki topraklarda İslamı %100 yapmaya çalışın, Avrupa’da ise pek çok toprağınız zaten gayri-müslümlerden oluşuyor, bunları en kısa zaman imam göndererek Müslüman yapmanız lazım. Aksi halde yarın bir gün size karşı isyan edeceklerdir. “Religious unrest” dediğimiz negatif durumla karşılaşmamak için imamları çok aktif kullanmanız gerekiyor. Avrupa fetihlerinizde aldığınız şehirlerin kiliselerini yıkın ve yerine medrese kurun.

Vergilendirme

Nüfusu yavaş gelişen bölgelerinizden vergi almazsanız bu ilerde işinize yarar. Bu bölgeler geliştiği zaman tekrar vergi almaya başlarsınız ve nüfus arttığı için toplamda kar etmiş olursunuz. Hiç bir zaman halkı vergi yüküyle ezmenizi önermem, vergileri makul düzeyde tutarak isyan çıkmasını engelleyin. Büyük bir sefere çıkmanız hem ordu için çok büyük gider, hemde askersiz kalan bölgelerde halkta huzursuzluk yaratacağı için, büyük seferler öncesi hazineyi iyice doldurun.

5-6 yıldan uzun süren savaşlar ekonominizi ciddi şekilde yoracaktır, army upkeep giderleri artacak, hasar gören orduları tekrar toplamak çok maliyetli olacaktır. Ayrıca her feth ettiğiniz bölgede bir miktarda ordu bırakmalısınız ki, yeni rejime karşı halk isyanları çıkmasın. O bölgelerde sular durulunca ordunuzu çekebilirsiniz. Örneğin Paris’i feth ettiğimde (100 milyon nüfuslu olduğu için Avrupa’nın en büyük vergi kaynağı), yaklaşık 15 yıl bana direndiler ve isyan ettiler. 15 yıl boyunca ordumu Paris’ten çıkartamadım ve çok yüklü miktarda army-upkeep ödedim.

Nizam-ı Cedit ordusunu geliştirene kadar, uzunca bir dönem çok zayıf birliklerle mücadele etmek zorunda kalacaksınız.

Bir takım askeri taktikler

  • Limanlarınızda tek bir tane bile olsa birlik bırakın. Böylece düşman gemileri sadece portlarınızı bloke edebilir ancak yağmalayamaz. Her seferinde tamir ücreti ödemekten yırtarsınız.
  • Rusya’nın tüm Karadeniz portlarını kilitleyene kadar size huzur yok, bunu unutmayın.
  • Hindistan’da asilerin kontrole aldığı topraklara hiç düşünmeden saldırın. Daha sonradan o topraklar Maratha’nın eline geçerse onlardan almanız çok zor olur. Unutmayın, en zengin topraklar Hindistan’da.
  • Cebelitarık’ı kontrol eden donanma, tüm Avrupa ticaretini kontrol eder – o ülke her kimse iyi geçinin aksi halde tüm ticaret yollarınızı kesecektir.
  • Düşman hareketlerini çok iyi takip edin. Nereye asker yığıyorlar, hangi bölgede daha uzun süre bekliyorlar bunları dikkatlice izleyin. Aralarında husumet çıkan ülkelerden, hangisi daha güçlü ise ona yanaşın ve dostluk imzalamaya çalışın.
  • Savaşa girmeden önce karşı orduyu iyice inceleyin. Atlılarını, kara birliklerini, varsa topçularını ve diğer detayları iyice araştırın.
  • Asla ve asla auto-resolve yapmayın! Mutlak kazanabileceğiniz savaşlarda bile tembellik edip, sonucu bilgisayara belirletirseniz kaybedebilirsiniz. Kazansanız bile ordunuz çok kayıp verir. Savaşları bizzat yönetin.
Nizam-ı Cedit ordularını 1740’lardan önce geliştirmeniz zor ancak geliştirmenize değecek – moralleri yüksek ve gayet başarılı ordular.
  • Kale savunması yaparken, tüm kale kapılarına atlılar için tuzak kurun. Daha sonra birliklerinizi bu kapılardan uzaklaştırın ve başka bir köşeye çekin. Bırakın kalenizi yıksınlar, surlarda bile asker bırakmayın. Düşman atlıları kapılar yıkıldıktan sonra içeri koşmaya çalışırken patır patır tuzaklara yakalanacak ve dağılacaktır. Aynı şekilde kara birlikleri de tuzaklar yüzünden çok hız kaybedecekler. Siz de tam orada tuzakların önüne tüfekli askerlerinizi koyarsanız hepsini tuzakları aşmaya çalışırken indirebilirsiniz. Bunu araştırdım daha önce kullanılmamış ve benim keşfettiğim bir taktik. Hatta oyunun bir bug’ı bile diyebiliriz çünkü devasa orduları bu tuzaklarla – çok az kayıp vererek indirebiliyorsunuz.
  • Line düzeni kullanan düşman ordularına saldırırken atlılarınızın formasyonunu değiştirin ve kanatlardan saldırıyormuş gibi dört nala koşturun. Fakat bunu yalnızca bir kanattan yapın ve düşmanın menziline girmeyin! Formasyonu esnek olan atlı birliğinizi yem olarak kullanarak düşmanı o bölgeye çekin, bu sırada diğer kanattan ani bir saldırı yapabilirsiniz. Yem olarak kullandığınız atlılar esnek formasyonda olduğu için hızlı manevra yapabilecek ve hemen bölgeden kaçabileceklerdir.
  • Bu yem olarak kullandığınız atlı birliklerinizi kaçan düşmanı yakalamak için savaş sonuna doğru tekrar kullanabilirsiniz.
  • Line düzeninde saldırıyorsanız askerinizi boşa uzun mesafe koşturmayın ve yormayın. Emin adımlarla ağır ağır yürütün. Böylece düşman taktiğinizden son ana kadar emin olamayacak ve formasyon değiştirmek istediklerinde zayıf bölgeleri ortaya çıkacak.
  • Zora düşmedikçe süngü saldırısı yapmayın. Hem oluşan kargaşada ordunuzu kontrol etmeniz zorlaşır, hemde ordunuzu geri çekmeniz veya yerini değiştirmeniz çok zaman alır. Bu zaman aralığında zaten büyük bir kısmını kaybetmiş olursunuz.
  • En kısa zamanda Nizam-ı Cedit ordularını geliştirmeniz lazım, eski tip ordularla Avrupa’ya karşı büyük seferler düzenleyemezsiniz.
  • Kale savunması yaparken kale’de bekleyeceksiniz diye bir kaide yok. Düşmana göre hangisi avantajlı ise bütün askerinizi surların dışına alarak kale çevresinde bir savunma da yapabilirsiniz.

Selamlar.

Kimler Erasmus yapmamalı?

Erasmus’tan uzak durmalısınız,

Çünkü okumayı ve araştırmayı sevmiyorsunuz

Okumak, araştırmak ve kendi kendinize bilgiye ulaşmak yerine aklınıza ilk “birine sorayım“, “okula sorayım“, “erasmus ofisine sorayım” düşüncesi geliyorsa Erasmus’tan uzak durun.

Google veya erasmus rehberleri ile ulaşabileceğiniz her türlü bilgiyi tembellik yüzünden başkalarına sormaya tercih ediyorsanız zaten sizin Erasmus’tan kazanacak bir şeyiniz yok. Erasmus hazırlık sürecinde sayfalarca bilgiyi, belgeyi okumanız ve bunları “en doğru” kaynaklardan yapmanız gerekiyor. Erasmus boyunca ise okulunuz ile yaptığınız yazışmalar ve bunlara göstereceğiniz dikkat yine bir o kadar önemli. Gideceğiniz ülke hakkında araştırmalar, yapmanız gereken okumalar, alacağınız notlar, peşinde koşacağınız envai çeşit bürokratik zorluk ve dahası sizin için angarya ise yine Erasmus’tan uzak durun.

Sormak yerine “araştırmak”  ve “kendi kendine öğrenmek”. İlk kazanmanız gereken beceriler.

Sorumluluk almaktan korkuyorsunuz

Yabancı bir ülkede kendi ayaklarınızın üzerinde durmayı değil de, evde ananızın dizinin dibinde “bugün ne giysem?” izlemeyi tercih ediyorsanız, mevcut halinizden rahatsız değilseniz ve monotonlukla bir sıkıntınız yoksa yine Erasmus’tan uzak durun.

Tecrübeyle sabittir; Erasmus öğrencilikte yapılabilecek en akıllıca şey olmakla beraber aynı zamanda kişinin sorumluluk duygusunun zirve yapmasını gerektirir. Gittiğiniz ülkede yanınızda ne eşli ihale attığınız kankileriniz olacak ne de her sıkıntıda telefon açabileceğiniz bir aileniz.

Sevgili Sıdıka, Erasmus sana göre değil.

Genel olarak korkaksınız

Genellemeleri seviyorsanız; Fransızlar çok ırkçı, Slovakya tehlikeli, Polonya fakir, Ruslar orospu gibi genellemelere sizde ortaksanız ve bunlara hak veriyorsanız Erasmus’u aklınızın ucundan bile geçirmeyin. Değişik kültürlerden ve ülkelerden korkan insanların ülke sınırlarından çıkmaması en doğrusu. Exchange öğrenci kültürünü kazanmış kimselerin fırsat bulsa Kenya’ya bile gitmekten kaçınmayacağını ve güven sorunu olmayan kimseler olduğunu bilmenizi isterim ki zaten bu programların amacı budur.

Uzak diyarlar, dar ufuklar için zordur. Sizi akrep sokar, çükünüz falan düşer – gelmeyin.

İngilizce bilmiyorsunuz, tembelsiniz

Üniversite öğrencisi olup, İngilizce bilmemenin tembellik haricinde hiç bir izahı yok. İngilizce bilmeyen bir üniversite öğrencisi veya mezununun bu gibi exchange programlarında açık ve net olarak işi yok. Eğer 20’li yaşlara geldiyseniz ve hala İngilizce bilmiyorsanız, isterseniz o okuldan 4.0 ortalama ile mezun olun, okulun en başarılı öğrencisi olun – gram kıymeti yok. Şunu da belirteyim, İngilizce bilmediğiniz için yüksek lisans’ta yapamayacaksınız çünkü TOEFL, IELTS vs. ellerinizden öper.

İngilizce bilmeyen kimselerin uluslararası anlamda, ilkokul mezunundan farkı yok.

Ana kuzususunuz

En ufak sıkıntıda ana-babanızı arıyorsanız, gözleriniz doluyor, çaresiz hissediyorsanız, yıllardır aile onayı almadan, aileye haber vermeden tek bir işe kalkışmamışsanız, belgeleri hazırlamadan tut, ön araştırma yapma, hazırlıkların tamamlanması gibi aşamalarda hep yanınızda ailenizi görmek istiyorsanız aman diyeyim Erasmus’u düşünmeyin. İsveç’e ilk gittiğimde 2 ay evsizdim, nerelerde kaldığımı ve neler yaşadığımı bir tek benimle birlikte olanlar ve aynı dertleri çekenler bilir. Bir kez olsun telefonda aileme bu dertleri söylemedim, iyiyim dedim, rahatım yerinde, beni merak etmeyin dedim. Aynı dertlerle karşılaşıp, geldikten 2 gün sonra ağlayarak geri dönenleri de gördük..

“Ben geri dönücem yüağğ, zaten Türkiye’de rahatım iyiydi.”

Katısınız, açık fikirli değilsiniz

Değişmez fikirlerin, kalıpların adamıysanız yine değişim programları size göre değil. Yabancı diyarlar, ülkenizde alıştığınız pek çok şeyi size sunmayacak. Her yeni macera, her yeni ülke ve kültür – ilk başta şaşırma, gözlem ve karşılaştırma evrelerini içerir. İlk başta şaşırırsınız, daha sonra incelemeye yani daha detaylı bakmaya başlarsınız. Üçüncü olarak mevcut şartları kendi ülkenizle devamlı olarak kıyasa sokarsınız. Bir süre sonra bunlar anlamsızlaştığında bu düzen içerisinde ki yerinizi kendiniz seçeceksiniz. Ya mevcut şartlara uyum sağlar toplulukta homojen bir duruş sergilersiniz, ya da her anlamda tutucu tavrını devam ettirirsiniz. Yani özetle, çeşitli ortamlara uyum sağlama sorunlarınız varsa, yurt-dışı size göre değil.

Selamlar.

Türkiye Sunumum – Şahsi Değerlendirme

Dün stajımın son gününü Djäkneparksskolan‘da tamamladım. Kapanış olarak – 7.sınıf öğrencilerine Türkiye’yi anlatan İngilizce bir sunum yaptım.

Son gecede hazırladığım sunumum.

Genel hatlar:

  • Sunumu yaptığım -yaş grubu itibariyle- oldukça basit tutmaya çalıştım.
  • Sunumun 34 sayfası imajdan ibaret – bu durumda tüm kontrol ve ifade sorumluluğu benim üzerimde. 3 sayfa yalnızca metinden oluşuyor. İyi bir sunumda sadece metin içeren sayfa bulunmaz.
  • 40 dakikalık ders süresini tam ayarlayamadım, maalesef 5 dakika erken bitti.
  • Ders süresinin 20 dakikası benim aktif rol aldığım, 15 dakikası ise öğrencilerin katılımını sağladığım süreydi. Bu bakımdan süre paylaşımı İsveç sistemine uygundu, son 5 dakikada öğrenciler rol alsaydı tam dengeli bir ders olacaktı.

Astsubayların sorunu ne?

Uzun bir süredir medyanın her köşesinde yer alan astsubay’ların sosyal medya hareketini muhtemelen görmüşsünüzdür. Bu konuyu işlemeyen haber, tartışma programı, televizyon kanalı kalmadı. Konuyla ilgili bir çok bakan, hatta cumhurbaşkanı bile yorumlarda bulundu.

Bu kadarına da pes diyen astsubaylar facebook grubunda an itibariyle 220,262 üye var. Hatta son dönemlerde hiç bir şeye ses çıkartmayan Genel Kurmay sessizliğini bozarak TEMAD‘a mini bir muhtıra bile verdi ve iddiaları yalanladı. Umur Talu’nun köşesine KaraNet (TSK içerisinde kullanılan intranet ağlarından biri) üzerinden erişim yasağı geldi. Genel Kurmay bunun medyada duyulması üzerine olayı yalanladı ve yasağı kaldırdı.

“Tek sevdiğim paşa, tosun paşa”. Grupta paylaşılmış olan fotoğraflardan biri ve grup üyelerinin yazıkları metin.

Öncelikle bu astsubay hareketini inceleyelim. Hareket ilk olarak Facebook’ta başladı ve 10 gün gibi kısa bir süre içerisinde 200bin üyeye ulaştı. Daha sonra ise twitter’a sıçradı. Pek çok hash tag altında astsubaylar seslerini duyurmaya çalıştı. Atılan 70-100bin arası twitt’e karşılık twitter bu tag’leri TT (top twitt veya trending topic) yapmadı.

Continue reading “Astsubayların sorunu ne?”

Müzik yeteneğim olabilir

Lise’de tanıştığım blok flütten oldum olası nefret ettim. Bunda büyük oranda müzik hocamın da etkisi var. Sınıfta devamlı olarak “karlı kayın ormanı, aldırma gönül ve çav bella” gibi sol ağırlıklı şarkılar söyletmesi ve çaldırması – akabinde benim kabul etmeyişim yüzünden kendisiyle yaşadığımız sorunlar nedeniyle hep bu dersten tiksindim. Sonuç olarak sınıfta müzik notu 2 gelen de tek bendim. Aynı hoca bana “üsküdar veya türkiyem” gibi şarkılar söyletmeye çalışsa yine aynı sorunları yaşardık. Hala derslik içinde siyaset olmaz, dışında ise kesinlikle olmalı diyorum.

Benimde bir İnci hocam olsa belki.. Yok lan yine olmazdı.

Müzik hocam haricinde blok flütün yapısından da hiç haz etmedim. Plastik olması haricinde üfledikçe içinde biriken iğrenç miktarda ki tükürük, hele bir de o tükürük soğur ya içeride sonra ola ki dışarı fırlar veya sana geri gelir – nası iğrenç bir histir o.

Kullandığım flüt aslında oldukça iyilerden biriydi, annemin orta-okul yıllarından kalma, dönemin en kaliteli flütlerinden biriydi. Şuan tarihi değeri olabilir. Yine de sevemedim arkadaş. Bir de bunların Yamaha olanları vardı ki sınıfın en canavar flüt öttürenleri alır, hoca her parçayı ilk onlara çaldırırdı. Büyük ihtimalle müzik öğretmenim benim adımı hiç bir zaman öğrenmedi bile.

“Nafakamızı flüte mi yatıralım ha?”

Gel zaman git zaman, daha geçen haftaya kadar yani temiz bi 5-6 yıldır; elime ne bir müzik aleti aldım ne de bu olaya sıcak baktım. İçeriğini bilmeden, isminde ki illüzyona aldanarak seçtiğim “Artistic Methods in Education” dersinin içeriğinin drama, gölge oyunu, müzik prodüksiyonu gibi osuruktan konular içerdiğini bileydim seçmeden bi kez daha düşünürdüm.

İlk drama dersinde gölge oyunu yaptık, açık ve net en kötü grup bizimkiydi. 4 tane sap; bi İspanyol bi Belçikalı, bi Japon bi de ben 20 dakka düşünerek anca ejderhalı falan bi savaş sahnesi üretebildik. İkinci ders yani müzik dersinde Michael’ciğim kapatın gözlerini rahatlayın diyerekten verdi elimize minderleri yattık yerlere Nisan’da güneş görmüş İsveçli gibi.

Abartısız, böyle ders yapılıyor. Sanat sana canım feda.

Rahatlayın, kapatın gözlerinizi, yatın yerlere, rahat olun telkinlerine teslim olup mevzuyu anlamaya çalışırken özet geçildi. Tahtada yazan 3 tür (Senfoni, Harmoni ve Melodi) sırasıyla çalınacak ve biz bu türlerin hangi organlarımıza hitap ettiğini tahmin edeceğiz. Vay canına. Bu üçünün farkı nedir, tanımı nedir bile bilmezken hangi organa hitap ettiğini tutturmam mümkün mü canlar?

Ben de öyle diyordum, koca gruptan tam isabet tutturan bir tek ben çıktım. Şuan sırasını hatırlamasam da, biri direk beyine hitap ediyor çünkü duyduğum hafif Arap-Doğu tarzı bir flüttü. Sonradan öğrendim ki Kuzey İsveç (Sami) flüdüymüş. Yerel flüt sesi (tahta, güzel ve ince olanı – blok flüt değil) insanı derin düşüncelere itiyor – çok net beyin. Diğeri kol ve bacaklara hitap ediyordu çünkü oynayasın geliyor hacıt. Bu kadar basit yani. Sonuncu ise tam bir bütünlük içinde, bale müziği tarzı bişeydi ki bu tüm bedene hitap ediyor.

Hepsini doğru bilince müzik özgüvenim Mozart oldu.

Sonra herkese 3er tane beyaz A4 kağıdı ve pastel boyalar verildi. 1er dakikalık 3 müzik dinleyerek sırayla her kağıda bu müziklerin bizde uyandırdığı duyguları çizmemiz gerekiyordu. Ben şekilden çok renklere abandım çünkü onu yansıtması daha kolay. Hüzünlü bir şeyler hissettiğinde bunun rengi koyu mavi, siyaha çalan bir şeyler olabilir. Aşkın, romantizmin rengi açık ara turuncu ve kırmızıdır bana göre. Sarı gibi soft tonlar çok zor tasvir ediliyor ama onunda bi karşılığı var. Aynı bu şekil çizdim ki yine tam isabet. Diğer arkadaşların çizdikleri de benzer renkler olduğundan ötürü haklı olduğuma kanaat getirdim.

İlginçtir bi müziği dinlerken kendimi bi Fransız balo salonunda hayal ettim, müzik apaçık Fransız’dı sanki. Yani Fransız müziği nasıl olur tam bilmem ama öyle hissettim işte. Kağıda 3 renk çizdim, Fransız bayrağının mavi, kırmızı ve beyaz. 10 dakka geçti geçmedi müziğin Fransız bir besteciye ait olduğunu öğrendim ki, yıllardır içimde nası bi cevher varmış lann diye coşkuladım kendimi.

Bu tahminde yakinen tanıdığım Fransız kızlardan kaptığım kültüründe etkisi olabilir.

Sonrasında 15 dakika içinde 3 dakikalık bir müzik ürettik grup olarak (3 kişi). Grupta canavar gibi piyano çalabilen Alman bi hatunun olması en büyük şanstı. 2 tane Avusturya’lı hatunun olduğu grup mükemmeldi, yaratıcılık sıçmışlar resmen – harika iş çıkarttılar.

Bu da böyle bir anımdır.

Selamlar.

Üniversiteler Kimindir?

Dün Ondokuz Mayıs Üniversitesi‘nin TeknoPark temel atma törenine Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç katıldı. Bakan’ın okula gelmesine 15 dakika kala onlarca öğrenci “özel güvenlikler” tarafından dövüldü ve göz altına alındı. Daha sonra bakan Suat Kılıç öğrencilere yapılan sert müdahaleyi eleştirdi.

Özellikle serçe parmakta ki yüzük… Canımsın.

Öncelikle bu abiler kimmiş onu bi netleştirmek için “özel güvenlikçi” vasıflarına kısaca bir bakalım:

  • Polis veya asker olabilmek için “en az 4 yıllık lisans mezunu” olmak gerekirken, silahsız özel güvenlikçi olabilmek için eğitim seviyenizin yalnızca “ilkokul mezunu” olması yeterli.
  • Polis veya asker “9 yıl boyunca” (lise+üniversite), çeşitli koşullarda, yatılı olarak, “7 gün 24 saat” eğitim alırken, silahsız özel güvenlik sertifikası almak için sadece “100 saat” eğitim almanız yeterli.

10 günde karın kası gibi bir mucize! 100 saatte güvenlikçi!

İsveç ve Türkiye Karşılaştır(a)ma(ma)sı

Hani neresinden tutarsan tut aslında böyle bir karşılaştırma yapılamaz ama ben yine de yapayım, heves ettim bi kere.

Okulumun girişi. Märkesbacken’i (Brand Hill) adımlayarak okula giriyorsunuz.

İsveç’te üniversiterin bir “kapısı“, çevresinde “dikenli telleri” yok. Türkiye’de olduğu gibi kimlik gösterip içeri girebileceğin kocaman okulun adının yazdığı bir kapıda yok. Üniversiteler ve tüm binalar, hatta dersliklerin büyük kısmı (pahalı ekipmanla donatılmış olanlar hariç) halka açık. Yani sokakta dolaşırken, hadi bi üniversitenin içinden geçeyim diyebilirsiniz. Binalara girip, çay kahve içebilirsiniz. Aynı durum tüm eğitim kademelerinde geçerli, ilkokullarında bile yapı çevresinde herhangi bir koruma yok.

Kaçalım mı tatlım?

Hiç bir eğitim kurumu özel güvenlik ile korunmuyor. Üniversitelerde özel güvenlik olmayışını bir hocama sorduğum zaman bana “kimi kimden koruyacaklar” demişti.

Üniversitelerin belirli bir açılış-kapanış saati yok, zira devlet dairesi değiller. Öğrenci isterse sabahın 3’ünde okula gidip bira içebilir, ders çalışabilir, uzun eşşek oynayabilir, parti düzenleyebilir. Herhangi bir denetim yok. Örneğin dün gece sabah saatin 03:15’inde üniversiteye gidip 05:30’a kadar partiye katıldık. Fotoğrafta gördüğünüz Märkesbacken’den biralar, vodkalar su gibi akıyordu.

Utekravallen 2012 (Outside Festival 2012) – Akademik binaların, dersliklerin yanı başı, kampüsün tam ortası. Sabah saat 03:20!

Yaklaşık 3-4bin öğrencinin bir araya geldiği, hemen herkesin bayılana kadar içki içtiği bu ortamda bile özel güvenlik, polis vs. olmayışına ne demek lazım? Bunun yanında, herhangi bir kavga, dövüş, tartışma yaşanmaması? Takdir etmek gerek.

OMÜ’de geçen yıl ki bahar şenliklerinde, adım başı polis ve özel güvenlik olmasına rağmen onlarca bıçaklı yaralama olayı olduğunu hatırladım. Hemde alkolün olmadığı bir ortamda? Hemde o kadar güvenlik ve polis varken? Ayıplamak gerek.

İsveç’te üniversitelerin bazı binaları var ki, kontrolü, bakımı, temizliği, denetimi, yönetimi yani aslında her şeyi tamamen öğrencilere ve öğrenci klüplerine ait. Türkiye’de klüplerin yalnızca SKS’den alınmış bir odası var ve yaptıkları tüm etkinlikler önce üniversitelerin SKS (sağlık kültür ve spor) dairesinin denetiminden, daha sonra YÖK denetiminden geçiyor. İsveç’te etkinliklerin düzenlenmesi, finansmanı ve gelir eldesine kadar her şeyden sadece öğrenci sorumlu. Klüp etkinlik düzenler, standını kurar, bilet satıp gelir elde eder, içki veya yemek satıp para kazanır – kendi kendini çevirir yani finansman eder.

Kårallen sadece öğrencilerin ve klüplerin olan bir bina. Alt kat ve fotoğrafta olmayan yan taraf bar ve dans pistine dönüşüyor kravall günlerinde.

Daha sayabileceğim belki bir milyon tane radikal farklılık mutlaka vardır ama yazıyı bu kadar uzatmak istemiyorum. Tekrar dönelim OMÜ‘de ki şu protestoya.

Protesto eden öğrencilerin açtığı pankartta “AKP defol üniversiteler bizimdir. Üniversite öğrencileri” yazılıydı.

Bu slogan oldukça sık duyduğumuz bir slogandı yıllarca, hatta 70-80’lerden belki de daha eskilerden gelen bir slogan. Tabi ki “akp” yerine o dönem hangi parti veya ne protesto ediliyorsa o yazılarak kullanılıyordu.

Mersin’de bu sloganı kullanan öğrencilere 18 yıl istemiyle dava açılmıştı.

Üniversiteler gerçekten kimindir? YÖK’ün mü, akademisyenlerin mi, öğrencilerin mi, siyasi partilerin mi yoksa halkın mı? Pankartta yazdığı gibi, üniversiteler gerçekten öğrencilerin mi? Bilişim çağında, elbette bu sorunun yanıtını üniversitelerin web sayfalarında arayacağım.

omu.edu.tr VS liu.se

Omu.edu.tr anasayfasına girdiğimde karşıma öncelikle slider haber şeridi çıkıyor. Hemen inceleyelim.

1, 2, 4, 5, 6 ve 7 numaralı haberlerde ki fotoğraflar, haber içeriği ve konuşmalar tamamen akademisyenlere ve rektöre ait.

Fazla resmi bir üniversite sayfası değil mi sizce de?

3 nolu haber bir öğrencinin kazandığı karikatür yarışmasıyla ilgili. Öğrencinin sadece ismi var, ne bir fotoğrafı ne de konuşmasına yer verilmiş. Öğrenciyle ilgili bilgi yer almazken, seçici kurum ve tüm akademisyenlerin ünvan ve isimleri sıralanmış, kısa bir konuşmalarına yer verilmiş. Yine öğrenci üstünlüğü bulamadım.

Son yani 8 numaralı haber ise bir etkinlikle alakalı. Haberin tamamında öğrencilerin konuşmaları ve fotoğrafları var. Tebrikler! Ek not: Çünkü etkinliğe sadece öğrenciler katılmış, herhangi bir akademisyen veya rektör yok. Eğer akademisyenler katılsaydı tabi ki sadece onların açıklamalarına yer verilecekti.

Akademisyen ve öğrencilerin web sayfasında yer alma oranları, fotoğraflarının ne kadar bulunduğu ve konuşmalarına ne kadar yer verildiğini baz alınarak incelediğimizde skor;

Akademisyenler:7, Öğrenciler:1

Gelelim liu.se web sayfasına. Anasayfa ki iki tane kız öğrencinin fotoğrafı hemen dikkat çekiyor. Öğrenci fotoğrafına yer verilmiş.

Sayfayı scrool edip aşağı doğru incelediğimde herhangi bir akademisyen konuşması, rektör açıklaması, plaket töreni vs. bulunmuyor. Yalnızca öğrencileri ilgilendiren etkinlikler, akademisyenlerin yaptığı çalışmalar ve bunların özetleri var. Kısacası skor;

Akademisyenler: %40*, Öğrenciler %60

*Akademisyen skoru, tamamen yaptığı araştırmaları anlatan öğretim üyelerinin konuşmalarından gelen yüzde. Örneğin adam arıları incelemiş, bu çalışmada ne yaptığını özetliyor herkes için.

Bu farkı temel olarak eğitim mentalitasi ile açıklayabiliriz. Türkiye’de ki akademisyenlerin hepsi tıraşlı, takım elbiseli, tertemiz kunduraları olan eğitmenler. Resmi ve ciddi insanlar yani. İsveç’te ise uzun saçlı, küpeli, metallica t-shirt’ü giyen, derse sandaletle gelebilecek kadar rahat olan hocalar. Eğitim sisteminde ki anlayış farkı web sayfalarına da yansıyor. LiU açık mavi, turuncu gibi renkler kullanırken, OMÜ kahverengi, bordo gibi daha ciddi renkler seçmiş.

Hemen üstte ki “LiU students“e girdiğimde ise karşıma tamamen öğrencilere ayrılmış ve onlar için düzenlenmiş, canım ciğerim web sayfamız geliyor.

Bu sayfayı açıklamaya gerek yok, tamamı öğrencilere ait olan bir içeriği var. Hiç bir şekilde formal yapısı yok. Hatta ve hatta öğrencilerin blog sayfaları var. Bunu çok fazla teşvik ediyorlar, LiU.se üzerinden blog yayınlayabiliyorsunuz (wordpress altyapısı ile).

Soruya, yani “Üniversiteler kimindir?“e dönecek olursak, bence Türkiye’de üniversiteler akademisyenlerin ve idari personelindir. Tüm formal anlayışın sürdüğü okullarda olduğu gibi, hocanın konumu ve statüsü saygıyı daha çok hak eden, sözüne daha çok değer verilen noktada. Bunu eleştirmiyorum, tamamen toplumsal anlayış ve eğitim sisteminden doğan bir farklılık. “Eti senin kemiği benim” felsefesi yani.

Sevgiler.

Ben sivildeyken

Geçen gün saçları kestirmeye gittim. Asker çocuğu olmanın sonucu olarak, saçlarımı uzun yıllar askerler kesti. Bu yüzden asker-berber muhabbetini “ne yazık ki” yakından biliyorum. Her ne kadar, artık eşşek kadar olduğum için – o ortamdan uzak olsam da, geçen berber koltuğunda anılarım depreşti.

Askerlik kabul ediyorum sıkıcı bir ortam, ama mevcut şartlarda hepimizin bir kerelik uğramak zorunda olduğu bir durak. Yalan askerlik anılarına çok değinilmiş, çok şakası yapılmıştır bugüne kadar. Anılar değil de, askerlik esnasında söylenen yalanların daha büyük hayranıyım ben.

Elvis reis asker tıraşı olurken.

Asker berberle on dakikalık bi muhabbetten sonra size anlatabileceği her şey ve kuracağı her cümle “ben sivildeyken…“le başlayacak ve çeşitli abartı-yalan kombinasyonlarıyla kafa ütülemenin sınırlarını test edecek ki, ilk olarak buna psikolojik olarak hazır olmak gerekiyor. Aynı kişi terhis olduktan sonra ufak bir rötuş ile bunu “ben askerdeyken” olarak değiştirip farklı kombinasyonlarla kafa ütülemeye devam ediyor zaten.

Askerliğini berber olarak yapanların en sık görülen yalanı, “benim sivildeyken saçlarım buraya kadardı” (omur hizası). Şimdi yeni ekilmiş çim adam saç boyunun verdiği derin kompleks hepsini aynı yalana itiyor ya – sanırsın sivilde hepsi Barış Manço gibi geziyordu amnk. Bi de bunların göt cebinden ışık hızıyla çıkan, sivilde çekilmiş bi vesikalık fotoğrafları olur, onu delil olarak saniyesinde size gösterirler. Saçlar jöleli, üstte gömlek, sakallar damat tıraşı ve en altta kocaman fotoğrafçının logosu.

Continue reading “Ben sivildeyken”

Saçları Kestirdim

Çoktandır ceza evinden yeni çıkmış Ali Kaptan gibi saç sakal karışmış ortalıkta geziyordum.

Gerek üç ayı devirmek üzere olduğum ilişkinin verdiği rehavet, gerekse İsveç’te en ucuz berberin 50 liradan başlaması yüzünden saldım saçları. Uzun saçın çilesini çeken bilir. Yıkamıyorsun ertesi gün leş yağ oluyor, yıkıyorsun kabarıyor, hele bir de rüzgar varsa Ömer Çelakıl olup çıkıyorsun, sprey falan kullansan da olmuyor. Ne yapsan sıkıntı yani.

Sakallarım bundan biraz daha kısa, saçlarım biraz daha uzundu.

İsveç’te işin güzel yanı – berberler çoğunlukla kadın, hemde öyle kadın-erkek ayrı kuaförler yok herkes aynı mekanda tıraş oluyor. Berberin ününe ve hatunun güzelliğine göre de fiyatlar 50’den başlayıp 100’e kadar çıkıyor. Burda tabi ki biz en ucuzuna gidiyoruz 50 lira, hatun vasatın altında ve sıkıntı Kürtçe-İsveççe dışında dil bilmiyor.

Süleyman’la gittik kendimize çeki düzen vermeye, her zaman ki dil sıkıntısı yine baş gösterdi. Neyse ki akıl edip telefona bi tane saçlarım kısayken ki fotoğrafımı atıvermiştim. Berber hatuna gösterdim fotoğrafı aynı bundan istiyorum diye. Genelde berberlerinin soruları klişe olduğu için, hatun soruları İsveççe sorsa da “evet-hayırla” anlaştık. Yanları keserken misal takip ediyorum, “kulakları açayım mı” diyor, basıyorum “ja“yı.

İsveç’te berber ol köşeyi dön aga.

Benim tıraş bitti, Süleyman bana tercüme ettirecek, “Geçen sefer ki gibi olsun ama biraz daha kısa”.

Küfürler, tanışma, yol sorma, fiyat sorma gibi sınırların dışına çıkamamış intensive beginner İsveççem için çok ağır olan cümleyi şöyle kurdum:

  • Samman på sista, men lite“. (Same as last, but little)

Süleyman “sista” yerine “gamla” (old) koydu ki o da ibretlikti.

Velhasıl gıcır gıcır kısa saçlarım oldu canlar. Öz güvenim yükseldi, daha metroseksüel hissetmeye başladım.

Berberime şiir yazdım

Sevgiler.