Futbol ve Çocuk

Küçüklükten beri futboldan anlamadım, mahalle takımlarının hiç bir zaman favori oyuncusu da olamadım, genelde kaleye geçmem için teşvik edildim – hatta bir dönem bunu benimseyip, belki onda dikiş tuttururum diye bizimkilere kaleci eldiveni bile aldırtmışlığım var. Leş gibi kokuturdu ellerimi, ucuz – adi naylon eldiven. “Hadi oynayıversin” denilen oyuncuydum hep. Takımlardan biri eksik kalınca hatırlanan oyuncuydum. Dokuz aylık oynayacaksak sektirmeyi denemeden kaleye geçmişliğim çoktur – kendini kabullenme gibi. 6-7 yaşında bi dönem Trabzonspor’lu oldum, sebebini bilmiyorum. Ailede ne babam, ne dayılarım ne de başkası hiç kimse futboldan anlamaz genel olarak ama yine de o dönem Trabzonluydum. Gazetenin verdiği takım posteri de duvarımda asılı. Bi gün Trabzon önemli bi maçta kaybedince, postere – futbolcuların yüzlerine tükürüp indirmiştim aşağı.

Benim ilgi alanlarım daha farklıydı. Temizlik malzemelerinin arkalarını okur, “karıştırılmamaları”na dair uyarıları inceler ve onları karıştırırdım. Balkonda onlarca kez bomba yapmaya çalışmışlığım var. Çamaşır suyu ve tuz ruhunu plastik kola şişesinde karıştırıp – üzerine biraz cam sil sıkarak 5-10 dakika çalkalarsanız süper bi etkileşim olur mesela. O şişeyi sıcağa bırakın ve ne olduğunu kendiniz görün. 

Kimya’ya ilgim vardı, bunu net hatırlıyorum. Dedim ya çok uzun zaman bomba yapmak için çalıştım, sonra bir dönem uyuşturuculara sardım. Pek çok uyuşturucunun kimyasal olarak ne kadar da kolay elde edilebileceğini biliyorum mesela. Uyuşturucu yapmak istedim uzunca bir dönem çocukken. Aslında ben bi “neden?” çocuğuydum, futbol sevenlerden farklı olarak. Neden karıştırmamalıyız tuz ruhunu başka kimyasal maddelerle? Neden pilleri çöpe atmamalıyız? Neden oyuncakların üzerinde yaş sınırı vardır? Neden ve neden? Futbola ilgi duyan çocuğun “neden futbol oynamalıyız?” diye düşünerek bu eylemleri gerçekleştirdiğini sanmıyorum.

Bunun haricinde uzun dönem fizik ve elektroniğe ilgi duydum. Kendi kendime bilimsel bir şeyler keşfetme umudum çok oldu. Bana alınan oyuncakları 2.gününde paramparça edip içlerinde ne olduğunu görmek istedim hep. Sonu hüsran tabi ki. Motor, piller ve elektronik devreler. Ne yapılır ki bunlarla?

Bozuk elektronik aletleri biriktirip, söküp, takıp onlardan çalışan bir şey icat etmekle de çok zaman harcadım mesela. CD sürücümü parçalayıp onun motoruyla kendime fan yaptığımı hatırlıyorum. Bozuk kulaklıkların girişlerini, başka bir bozuk kulaklığın girişiyle değiştirerek onları bilgisayar uyumlu yaptığımı da. Çalışmıştı.

Değerli taşlar koleksiyonum vardı mesela, bilim çocuk okurdum ben. Duvarımda gezegenlerin haritası vardı, insan vücudunun kemikleri – kaslar, beynimiz nasıl çalışır gibi şeyleri okurdum.

Şimdi düşünüyorum da, tüm sevdiğim bu şeylerden nasıl kopmuş olabilirim, neden bunları unutmuş olabilirim diye? Türk eğitim sisteminde ki mesleki becerilere yönelik eksiklik olabilir bence sebep. Ben kimyayı çok severken beni “organik kimya” denilen ve ne olduklarını hala öğrenemediğim kovalent bağlarla, ekzotermik dönüşümlerle tanıştırdılar.

Sonra biyolojiyi severdim ben, değerli taşları biriktirir, hayvanların hayatlarını izlerdim. Okul bu ilgimi, bana oksijen ve karbondioksit döngüsünü ezberleterek karşıladı. Sevemedim. Zaten hocalarımı da hiç bir zaman sevemedim. Sonra fizik.. O konuya hiç girmek istemiyorum.

Şimdi yine düşünüyorum da, ben bu ilgi alanlarımla İsveç’te doğmuş bir çocuk olsaydım belki de şimdi çok daha mutlu olacaktım yaptığım işlerden veya çok daha başarılı biri bile olabilirdim. Elektrik teknisyeni, pek vasıfsız değil mi Türkiye’de? Kim ister ki çocuğu elektrik teknisyeni olsun? Doktor olsun ister, mühendis olsun ister. Yada kimyager. Kimya bölümlerine barajı geçen herkes neredeyse girebiliyor bugünlerde. İstemez kimse kimyager oğlum olsun. Ben elektrik tamircisi, teknisyeni falan olmak isterdim.

Gel de sosyalist kafayı sevme sonra. İsveç’te doğmuş olsaydım ilkokulda ağaç işleri, dikiş-nakış dersleri almak zorundaydım mesela. Hocanın dediğine göre, “sadece hayal güçleri gelişsin diye” zorunlu veriliyor bu dersler. Haa bir de çamurdan ve kilden ürün üretmek var. Bu hoşuma giderdi kesin. Veyahut fen bilimleri laboratuvarına her zaman girebilme imkanım olurdu, öğretmenlerim “aman kırılır, aman bozulur” diye korkmazdı oradan. O insan vücudu iskeleti hiç bir zaman bir cam dolabın içinde kilitli olmazdı, balkonda karıştırmak yerine belki orada – deney tüpünde karıştırabilirdim kimyasalları. Çok daha erken yaşta alan seçip tüm bunlarla gerçek anlamda daha erken tanışabilirdim. Mikroskopta bir kere gördüğüm soğan zarının şeklini hala hatırlıyorum mesela, yolda görsem tanırım.

Ama olmadı. LGS’ye çalıştım, ezberledim, liseye girdim, ÖSS’ye çalıştım, ezberledim, kazanamadım, dershaneye gittim, ezberledim, kazandım, üniversite gittim, ezberledim, ders geçtim. Olmamış yani.

Resme hiç ilgim olmadı. Müziğe de olmadı aslında fakat çocukluğumda çok müzik dinlediğimi bilirim. Kafamda kocaman kulaklıklar teybin yanında az takılmadım. En sevdiğim ise Yonja Evcimik ve Mehter Marşları. Belki o müzik ilgim teypten kaynaklanıyor olabilir, yine elektroniğe bağlıyorum.

Futbola dönelim. Galatasaray UEFA kupasını kazandığı dönemler ben Galatasaray’lı oldum o dönem ki pek çok çocuk gibi. Milli duyguların önemli olduğu bir ailede, eğer illa ki bir takım tutacaksan millete en iyi hizmet edeni tutmak gerekirdi. O dönem öyleydi, bende öyleydim. Forma bile almışlığım var o yaşlarda. Galatasaray dergisine uzunca bir dönem para yatırdım. En çokta içinden çıkan posterler için, onları odama asıyordum – bilim çocuk posterlerinin yanına. Futbolcu kartları falan biriktirdim, o kartlarla aldığım bi boncuklu tüfek bile var, sonra o bozuk çıktı-bozuldu bende kart biriktirmekten yıldım. Bilgisayarım olunca bir süre çok sıkı CM 2004 oynadım – bütün futbolcuların kaç boyunu kilosunu bile ezbere biliyordum. Ama hiç bir zaman futbol oynamayı sevmedim, beceremedim de.

Bilgisayarım olduğu dönemlerde biz Samsun’da, babam Mardin’deydi. Gelirken bana “eğitim” setleri getirirdi. Lokomotif vardır, bilmiyorum duyanınız bileniniz var mı ama onun bi “genç gezginin dünya turu” seti vardı, sonra ülkelerin tarihini anlatan bi set vardı, hayvanları anlatan yine interaktif cd’lerim oldu. Onlarla çok zaman geçirdim. Teşekkürler baba diyorum, çok doğru yapmışsın.

Ben o internetin çevirmeli ağdan arı sesiyle vızz vızz bağlandığı günleri, kara kutu atariyi, atari kasetlerini hepsini sevmiştim. Atari oynama sırası ve kavgası diye bir şey vardı evde. Kardeşim yok, annem babam ve benim aramda bu kavga. “Save” özelliği olmadığı için nice geceler televizyonu açık bırakıp yatmışızdır. Sonra sabaha kadar o atari ve televizyon kapanmasın, elektrik gitmesin diye ummaktan başka yapabilecek hiç bir şey yok.

Ondan öncesi, ben okuma bilmezken de okurdum. Şirinler dergisini anneme bin kere baştan baştan okuturdum. Sonra da ezbere hepsini bilir, başka şeylerde okuturdum. Zaten okumayı da hemen söktüm, cin aliler – sobalı evler, güzel günlerdi bunlar. İlk olarak okuduğum “gerçek” yazı ise Show TV’nin RTÜK tarafından kapatıldığı zaman ekranından geçen o yazılar olduğunu yine çok net hatırlıyorum. Show TV’nin kırmızı noktalı yayın yaptığı günler.

İnternetin o vızz vızz bağlantıdığı 56K günlerinde mynet chat odaları ve ICQ vardı. Hatta ve hatta #zurna vardı. İnternet üzerinden konuştuğum ve hoşlandığım ilk kızla ise Harry Potter sitesinin sohbet şeysinde tanışmıştık. Sene 2000-2001. Bunu neden mi anlattım, internetle nasıl tanıştım ona gelmek için.

Bu chat odalarında bazı insanların nickleri renkliydi ve ben bunu bi türlü yapamıyordum. Yöneticilere özelden pek çok defa sormama rağmen, o dönem için büyük bir fark ve havalı olma göstergesi olan renkli nick sahibi olamamıştım. AltaVista’yı hatırlayanınız var mı bilmem ama, özetle o dönemin Google’ıydı. AltaVista üzerinden nickleri renkli yapma hakkında bir sürü araştırma yaptım, bir sürü şey okudum. Gel gelelim ki olmadı.

Bana ilk bilgisayar alındığı günler, bilgisayarlar dolar ile satılır, 2000 dolardan aşağı bilgisayar alınmazdı, Windows 95 süper bişeydi ve 3dFX kartlar zenginler içindi. CD lükstü, veriler genelde disketlerde tanışır – o disketler evlat gibi korunurdu.

Çok iyi hatırlıyorum, ilk erotik ve pornoyla tanışmam da böyledir. Oğuz diye bi çocuktan disket içinde 10 tane erotik resim almıştım gizlice. Zaten video’yu nasıl bulacaksın, mümkün mü hiç? Sadece resim. Bi çıplak hatun koltuğa uzanmış, ayaklarında dizine kadar çekilmiş çoraplar çıplak duruyordu, herhalde ilk gördüğüm çıplak kadın resmi. Daha sonra 1 kutu kola parası karşılığında kuzenim 5 dakika porno CD izletmişti bana. Tek hatırladığım olayın oldukça karanlık bi mekanda geçtiği.

Bilgisayar geldiği zamandan yine kuzenden aldığım Tekken oyununu yükleyemediğim için sinir krizlerine girmiştim. Sonra ne olduysa CIH geldi, o dönemler dünyayı sarsan çernobil virüsü, bilgisayar bozuldu, binlerce dolar boşa gitti, bi bilgisayar parası kadar masraf çıktı. Sonra baya bi süre bilgisayarı açmaya korktum, kimseye de açtırmadım. CIH virüsü benim bilişim güvenliği, daha normal ağızla “hacking” üzerine yoğunlaşmam da büyük önem taşır. Bi dönem uzunca zamanımı buna ayırmıştım. “Geek”ler için, dileyene zone-h’ta paylaştığım exploit sayısının 100’den fazla olduğunu söyleyebilirim, diğer insanlar bu kısmı es geçebilir.

Şu futbol konusuyla neden başladım ve çocukluğuma nereden girdik onu da netleştirip bu yazıyı bitirelim. İyi seyirler. Futbol ve çocuk.

Video’nun dili Sabah Gazetesi’nde yazdığı üzere İspanyolca değildir, bizzat İspanyol arkadaşlarıma onaylattım hatta, “L’equip Petit” diye İspanyolca mı olur lan? Yapı olarak Fransızca’ya benzerliği ve şive olarak kısmen İspanyolca’ya benzerliği ile bu dilin Katalanca olduğunu söylemek isterim. Türkçe alt yazılı izlemek isteyenler şuradan izleyebilir:

http://webtv.sabah.com.tr/webtv/videoizle/kucuk-futbolculardan-buyuk-mesaj

Sevgiler.

Leave a Reply